Yaratılış Manifestosu Üzerine
- azmiaydin
- 23 Ağu 2025
- 8 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 25 Ağu 2025
VIII. Uluslararası Bilimler Işığında Yaratılış Kongresi'nde bir Yaratılış Manifestosu açıklandı. [1] Burada, evrenin varoluşuna ilişkin yaratılış inancının, bilimsel veriler neticesinde yeterli kanıt düzeyine ulaştığı ileri sürülüyor. Yani, bilimsel olarak Tanrı'nın kanıtlandığı söylenmiş oluyor. Böyle bir iddianın, ilk olarak, inanç kavramını yok ettiğini söylemek gerekir.
Ancak manifesto, hem bilimsel yöntem hem de felsefi tutarlılık açısından sorunlar içeriyor.
Reductio ad absurdum
Bildirinin düşüncesinin merkezinde, reductio ad absurdum (olmayana ergi) yönteminin yer aldığını görüyoruz. Bu kavrama ilişkin yapılan tanıma göre, bu yöntem ile iki karşıt tezden “birisinin imkânsızlığı ispatlanırsa ikincinin doğruluğu anlaşılır.” Yani, ‘yaratılış anlayışı’nın karşısına koydukları ‘tesadüfi varoluş anlayışı’nın imkansızlığı ispatlanırsa, ‘yaratılış anlayışı’ (bilinçli tasarıma dayalı varoluşun) doğrulanacaktır.
Yazı, buna göre, on farklı alanda, bilimsel verilerin, tesadüfe dayalı varoluş anlayışını çürüttüğünü ve dolayısıyla bilinçli tasarıma dayalı varoluş anlayışını doğruladığını göstermeye çalışıyor.
Manifesto’nun temele aldığı ‘reductio ad absurdum’ üzerinde durmak istiyoruz. Bu akıl yürütme yöntemi, mantığın temel ilkelerinden olan üçüncü halin olanaksızlığı (law of excluded middle) ilkesi ile paralel bir ilke olarak görülebilir. Üçüncü halin olmazlığı ilkesi, iki değerli bir mantık ilkesi olarak, iki karşıt ilkeden birinin doğru olduğunu kabul eder. Manifesto’da reductio ad absurdum, iki tezden ‘birisinin imkânsızlığı ispatlanırsa ikincinin doğruluğu anlaşılır’ şeklinde tanımlanmış.
Ancak iki karşıt tez, mantıksal olarak birbirinin karşıtı ise bu ilke bu şekilde uygulanabilir. Böyle olmadığında, bu yöntem, ancak bir tezi kabul etmek ya da reddetmek için kullanılır. Yani, bir tezi reddetmenin saçmalığa yol açtığını göstererek doğrular[2] ya da bir tezi kabul etmenin saçma sonuçlar doğurduğunu göstererek çürütür.[3] Bu ise ancak ve ancak önermenin kendisine ilişkin bir yargı vermek olacaktır. Buradaki mantıksal işlem, karşısına konulan önermeyi doğrulamayacak ya da yanlışlamayacaktır.
“Tesadüfi” kavramının mantıksal olarak karşıtının “bilinçli tasarım” olduğunu söylemek doğru değildir. “Tesadüfi” kavramının tersi, belki “düzen”olabilir. Zaten bilimsel çalışmalar evrenin varoluşunu hep “düzenlilik” ile bağlantılı açıklarlar. “Düzenlilik” ise “bilinçli tasarım” ile aynı şey değildir.
Reductio ad absurdum’un tarihine baktığımızda ise Aristoteles’in Organon’da sıklıkla kullandığını görürüz. Daha öncesinde, Pisagor’da,[4] Elea Okulu’nda (Ksenofanes, Parmenides Zenon)[5] ve Platon’da görülmektedir. Ancak onlarda bir mantık sisteminin parçası olarak yer almamıştır. Özellikle, Platon’un diyaloglarında kullanılan Sokratik yöntemi, bu akıl yürütme yöntemine benzetebiliriz. Sokratik yöntem, bir konuda genel kabul gören bir tezi diyalog yöntemi ile sorgular ve o tezin içindeki çelişkili yanlarını gösterir.
Kant’ın evrenin/dünyanın başlangıcına ilişkin ileri sürdüğü antinomiler (zıtlıklar), bizce reductio ad absurdum tekniğine benzer bir akıl yürütme içerir. Kant, “Saf Aklın Kritiği” adlı eserinde, antinomileri, iki önermenin birbirine zıt olmasına rağmen, akıl yürütme yoluyla her ikisinin de savunulabilir olması durumu olarak tanımlar. Kant’ın dört antinomisinden biri olan dünyanın varoluşu ile ilgili ileri sürdüğü antinomi şöyledir: “Tez: Zamansal olarak dünya bir başlangıca sahiptir ve uzayda sınırları vardır. Karşı tez: Dünyanın zamansal olarak bir başlangıcı ve uzayda sınırları yoktur; zaman ve uzay bakımından sonsuzdur.” Kant her iki tez için de geçerli görülebilecek kanıtlar sunar. Ancak ona göre, bu iki karşıt görüşün her biri akıl yoluyla temellendirilebildiği halde, aynı anda doğru olamaz. Bu durum, saf aklın metafizik alanda sınırlarını aşarak çözümü olmayan sorular sorduğunu gösterir. Dolayısıyla, Kant’ın buradaki amacı, bir önermenin yanlışlığını göstererek diğerini doğrulamak değil, aklın sınırlarını aşarak nasıl çelişkiye sürüklendiğini ortaya koymaktır.
Daha yalın başka bir örnek verelim: Tez, “dünya düzdür” olsun. Eğer dünya düz ise düz olduğunu anlamamız için sonlu olması gereklidir; dünyayı sonlu bir alan olarak kabul ettiğimizde ise insanlar, dünyanın kenarından düşerlerdi. Düşmediklerine göre demek ki dünya düz değildir. Böyle bir akıl yürütme dünya düzdür tezinin imkansız ya da saçma olduğunu gösterir. Ama teze yönelik bu çürütme, dünyanın yuvarlak ya da elipsoid olduğunu kanıtlayamaz.
Sonuç olarak, Manifesto, reductio ad absurdum yöntemini yanlış bir şekilde, bir tezin yanlışlığının onun mantıksal karşıtı olmayan bir tezi doğruladığını göstermek için kullanmaktadır. Manifesto’nun ikili karşıtlık olarak ortaya koyduğu şey, mantıksal bir karşıtlık değildir ve birini kendi içinde yanlışlamak, diğerini dolaylı olarak da olsa doğrulayamaz.
Tesadüfe dayalı varoluş ve bilinçli tasarıma dayalı varoluş ikilemi
Manifesto’nun temele koyduğu ikilem, durumu tam olarak yansıttığı söylenemez. Çünkü bu ikilemi aşan başka yaklaşımlar da var. Bunlardan biri dünyanın varoluşuna ilişkin yaklaşımları iki görüşten ibaret saymasıdır.
Ancak, evrenin varoluşuna ilişkin bu ikisinin dışında anlayışlar da olabilir. Örneğin, çoklu evren modelleri, sonsuz veya döngüsel evren modelleri, kendi kendine evren modelleri ileri sürülmektedir. Bunun yanında Manifestonun ileri sürdüğü ikilemde ‘tesadüfe dayalı varoluş anlayışı’ diye homojen bir anlayıştan ya da olgu ve düşünce sistematiğinden söz edilemez. Manifesto’nun tesadüf kavramını, bilimlerin dünyada yaşamın oluşmasını sağlayan süreçlere ilişkin bir yorumu olarak aldığını söyleyebiliriz. Bu noktada da aslında ise içsel bir çelişki ortaya çıkar:
Manifesto’nun içsel çelişkisi
Yazı, bilimsel verilerden hareketle, üstü kapalı olarak bilimsel verilerin iddia ettiği ‘tesadüfi varoluş anlayışını’ çürütmeye çalışıyor görünüyor. Yaratılış anlayışının karşısına koyduğu tesadüfi varoluş anlayışı, tam da bilimlerin, dünyada yaşamın oluşumunu anlatırken kullandığı kavramlardan biri. Ancak, buradaki tesadüfilik, rasgelelik, karmaşa değil, bilakis, düzenlilik ve bunun neticesinde ortaya çıkan yeni oluşumlar ve yeni düzenlilikler sözkonusu. Ancak bu düzenli nedensel süreçlere, bir akıl yürütme hatası olarak bir amaçlılık yükleniyor. Bunun nedenini şöyle izah edebiliriz: Nedensellik ilişkilerinin bugünden geçmişe gidişine bakış ile nedensellik ilişkilerine bugünden geçmişe doğru gidişine bakış arasında büyük fark vardır. İleriye dönük nedensellik açık uçludur, diğer pek çok faktöre göre çok farklı şekillerde gelişebilir. Nedenselliği ileriye doğru gidişinde bir amaçlılık göremezsiniz. Ancak, nedenselliği tersine çevirdiğiniz zaman, yani bugünden geçmişe baktığınız zaman, onda çok yönlülük göremezsiniz, tek bir yön ve nedensellik zinciri vardır. Bu da insanda bir amaçlılık arama yanılsamasına yol açar. Sanki bir canlı, bütün bu nedensellik süreçlerinin hedeflediği bir amaçmış gibi algılanır. Süreci şekillendiren bir önsel neden gibidir. Oysa amaçlılık taşımayan, bu anlamda tesadüfi olan şeylerin sonucu, sadece birikimsellik içeren bir sonuçtur. Bilinçli tasarıma dayalı varoluş anlayışında, böyle bir ters nedensellik anlayışının var olduğunu ileri sürebiliriz.
Yönlendirici dil
Düşünürken kullandığımız dil ya da kavramsal çerçeve, düşüncelerimizin sınırları olur ve düşünmemizi yönlendirirler. Dilimizi sorgulamadıkça, başka bir dünyaya ya da perspektife geçmemiz imkansız gibidir. Manifesto’da da yönlendirici dil kullanımı olduğunu görüyoruz. Bu iki yönlü; hem kendi akılyürütmesi içerisinde hem de okuyucuyu yönlendirmek için kullanılmış.
Örneğin, Manifesto’daki şu ifade; “İnsanlık tarihinin en temel felsefi ve bilimsel sorusu, evrenin ilk varoluşunun neden ve nasıl olduğu ve hayatın neden ve nasıl başladığıdır.” Bu soru, güzel bir soru gibi görünebilir, ancak, soru kendi cevabını içinde taşıyarak, yönlendirme içerir. Evrenin neden başladığını sormak, bir neden olduğu varsayımına dayanır ve bir cevabı dolaylı olarak içerir, sözdizimi olarak soru gibi görünen şey aslında bir cevaptır. Okuru yönlendiren dil için ise şu örnekverilebilir: “Akılsız ve bilinç sahibi olmayan bir doğa, akıllı ve bilinçli insanı nasıl ve neden var etti diye sorar.” Bu ifade, doğaya ilişkin temellendirilmemiş bir düşünceyi, okura öncül olarak veriyor.
Manifesto’nun bilimsel verileri ele alışındaki tutarsızlıklar
Şimdi, başta belirttiğimiz 10 başlık altında ele alınmış bazı konulardan, tercihen dördü üzerinde durarak istiyoruz -ele almadığımız başlıkların da benzer sorunlar içerdiğini belirterek.
Doğal seçilim tezi: Bu başlıkta Manifesto, bilimin yaşamın evrimsel süreçte çeşitlenmesinin mutasyonlar üzerinden olduğu tezini, bir bebeğin doğum süreci ile karşılaştırarak, bu süreçte tesadüfi mutasyon olmadığını söyleyerek, evrenin varoluşunda da aslında tesadüfi mutasyon olmadığı sonucunu çıkarıyor.
Daha önce işaret ettiğimiz gibi bütün bu konuların ironik tarafı, bilimin zaten kanıtladığı temellendirdiği ve ayrımını yaptığı bilgiler üzerinden, bilimsel bilgiyi ve bakış açısını çürütme çabası. Bilim, milyarlaca yıllık süreç içerisinde oluşan yapılara ilişkin ortaya koyduğu bilgiler ile bu süreçte oluşan bireysel yapıların oluşum süreçlerini aynı süreçler olarak görmüyor. Oysa manifesto, bilimin milyarlarca yıllık oluşumlar için söylediği argümanlarını, insan için 9 aylık, başka canlılar için çok daha kısa süreler için söylediğini iddia ederek, buradan yaratılış anlayışı lehine tezler çıkarmaya çalışıyor.
Zihin Teorisi Yetisinin Olması: İnsan, diğer canlılardan farklı olarak, varsayım üretebilirler. Anlam ve yeniliği arama, zaman farkındalığı, ölüm algısı sadece insana hastır. İnsan evrenin arkasındaki anlama bakma yetisine sahiptir. Bu evren neden var, neden buradayım, nereye gideceğim sorularını sorar. İşte insanın böyle bir yapıda olması, mutlak zorunlu bir varlık olmasını gerektirir.
İnsana ilişkin bu farklılık iddiası, işin özünde, bilinçli tasarım anlayışı fikrine karşı bir argümandır. Çünkü evrende ve dünyada milyarlarca yıllık oluşumunun, insanın dışında yaşamsal formlar yaratması zaten, bilinçli tasarım anlayışının bir iddiası olması gerekirdi. Yani, ‘yaşam nasıl oluştu sorusu?’ insan ve hayvan ayrımını içermemelidir. Bu ikisini de kuşatan bir soru. Bu açıdan düşünce tarihi de problematiktir. Tek tanrılı dinlerde veya inanç sistemlerinde, insanı, hayvandan ayırarak bir yaratılış teorisi geliştirilmeye çalışılmış. Oysa bize göre, bu sorunun böyle bir ayrıma ihtiyacı yoktur.
Yazıda insana özgü olduğu söylenen şeyler çeşitli derecelerde hayvanlarda vardır. Örneğin, kargalar öğretilmemiş çözümler üretebilirler. Filler ve zürafalar ölümler için yas tutarlar. Her hayvanda zarar görmekten korkma ve kaçınmayı görebiliriz. Bunun insanlarla aynı düzeyde olmasını beklemek, hayvanların sahip olduğu başka özelliklerinin de insanda olmasını beklemek gibi ilgisizdir aslında.
Bilincin Açıklanamazlığı: Bu başlıkta, manifesto, bir önceki başlıkta olduğu gibi insanı hayvandan ayıran bir özellik üzerinden devam eder. Sadece insan ‘ben bilincine’ sahiptir. Her nedense yine hayvan ile bir kıyaslama yapma gereği duyulmuş. İnsanların hayvanlardan üstün olduğunu ileri sürmek için insanın kendini merkeze almasından başka nasıl bir gerekçe ileri sürülebilir? Böyle bir gerekçe aslında döngüseldir. Kendini kanıtlamak için kendini baz almaya dayanır. Bu başlıkta da böyle bir döngüsel akıl yürütme sonucu, insan böyle bir bilince sahip ise bu mutlak ve üstün ilahi bir iradenin var olmasını gerektirir denmektedir.
Yöntemi Tersine Çevirmek
Manifesto’nun yaptığı akıl yürütmeyi tersine çevirerek, bilinçli tasarım anlayışına reductio ad absurdum uygulanabilir. Manifesto, bilinçli tasarıma dayalı anlayışın, mutlak güç, mutlak irade, mutlak hikmet sahibi bir varlığı gösterdiğini savunuyor. Manifesto’da doğrudan belirtilmemiş olsa da, bu mutlak güç kavramına mutlak iyi kavramı da eşlik eder. Çünkü mutlak iyiliğe gücü olmayan bir Tanrı kavramı, Tanrıya inanç kavramı ile bağdaşmazdı.[6] Buna göre, bilinçli tasarımı yapan mutlak iyi bir gücün varlığını kabul etmek, dünyadaki kötülük ile çelişir.
Bu çelişkiyi aşmak için, Tanrının, iyiyi ve kötüyü belli bir düzen içerisinde sunduğu fikri öne sürülebilir. Ancak, bu, temel çelişkiye karşı ad hoc (asli olmayan, tezi kurtarmaya dönük) çözümlerdir. Bu düşünce için kutsal kitapları kaynak göstrmek ise kendini doğrulayan döngüsel bir akıl yürütme olurdu. Oysa Manifesto’nun ileri amacı zaten tam da bu döngüsel akıl yürütmeyi aşarak, bilimsel verilerle inancı kanıtlamak üzerine kuruludur.
Sonuç
Yaratılış Manifestosu’nun temel aldığı reductio ad absurdum yöntemi, bir tezi çürütmenin doğrudan onun karşıtı olan bir görüşü doğruladığını varsayarak hatalı bir çıkarım yapmaktadır. Üstelik bu yöntemi, doğrulamak istediği teze uyguladığımızda, benzer bir çelişkiyle karşılaşıyoruz.
Bununla yanında, Manifesto’nun evrenin varoluşunu yalnızca iki kutuplu bir çerçevede ele alması (tesadüfi varoluş vs. bilinçli tasarım), diğer olası açıklamaları göz ardı etmektedir. Evrenin kökeni üzerine geliştirilen alternatif modeller (çoklu evren teorileri, döngüsel zaman anlayışları, kendiliğinden varoluş gibi) Manifesto’nun sunduğu dar perspektifi aşan, daha kapsamlı düşünsel çerçeveler sunmaktadır. Üstelik tesadüfi varoluş anlayışının belirli bir görüş gibi sunulması, bilimsel verilere yönelik bir indirgemeciliktir.
Evrenin kökenine dair sorular, bilimin, felsefenin ve dinsel inançların temel konularından biridir. Ancak, bilgi ve inancın sınırları ve varlıksal karakterleri farklıdır ve kendi sınırları içinde değerlendirilmelidir. Evrene ilişkin insan aklının metafizik açmazları, muhtemelen, evrene kendini merkeze alarak anlamlandırma çabasından kanynaklanmaktadır.
Manifesto, bilimsel verilere dayanarak, evrenin bilinçli ve tasarımlı olduğunu öne sürerken, gerek yanlış akıl yürütme yöntemi, gerek iki kutuplu indirgemeci yaklaşımı ve bilimsel verileri hatalı bir çerçevede ele alması nedeniyle, ana tezini sağlam temellere oturtamamaktadır."
Dr. Azmi Aydın

[5] The Reductio ad absurdum argument prior to Aristotle, Robert W. Daigle, San Jose State University, 1991.
[6] Voltaire, “Kandid ya da İyimserlik” (1759) adlı hicivsel romanında, Leibniz’in yaşadığımız dünyanın, Tanrı’nın varlığından dolayı mümkün dünyaların en iyisi olduğu fikrini, bu dünyada yaşanan kötülükleri göstererek eleştirir. Hume (1711-1776) Doğal Din Üstüne Söyleşiler’de Epikuros’tan (MÖ. 341-270) hareketle şöyle sorar: “Epikuros'un eski soruları hala yanıtlanmamıştır. Kötülüğü önlemek istiyor da, gücü mü yetmiyor? O halde erksizdir. Gücü yetiyor da, istemiyor mu? O halde kötücüldür. Hem gücü yetiyor, hem canı istiyor mu? O halde kötülük nereden geliyor?”



Tebrikler, güzel yazı.