Pirahã Dili: İnsanlığın Dilsel Evriminde Bir Çağı mı Gösteriyor?
- azmiaydin
- 23 Ağu 2025
- 4 dakikada okunur
Dili nasıl öğrendiğimiz, nasıl konuştuğumuz halen tartışmalı bir alan.
Bu alanda uzun yıllarca Chomsky’nin görüşleri hakim oldu. O, dil yetimizi nasıl edindiğimiz sorusuna, tüm insanlık için ortak olan ve genetik olarak adeta vücudun bir organ gibi düşünebileceğimiz bir dil yetimiz olduğunu ileri sürerek cevap verdi. Bu homo sapiense özgü bir yetidir. Dil yetisini diğer bilişsel sistemlerle birlikte bir "beden organı" olarak görür.
Böylelikle, bir çocuk kısa sürede ve doğal bir şekilde, bu dilsel yeti temelinde, kendi toplumsal koşulları içinde dili konuşmaya başlar. Chomsky buna Dil Edinim Aygıtı (Language Acquisition Device) der; bebeklerin beyinlerinde doğuştan sahip oldukları ve olgunlaştıkça dili hızla öğrenmelerini ve anlamalarını sağlayan bir yapıdır.
Bu dil yetisi, genetik olduğu için evrensel bir gramere sahiptir. Yani, dünyada pek çok dil olmakla birlikte, tüm diller ortak bir gramatik yapıya sahiptir.
Chomsky, kendi teorisi için şöyle bir betimleme yapar. “Eğer bir Marslı dünyamıza inseydi, konuşulan bütün dillerin aynı temel yapıdan türediğini ve yalnızca yüzeyde farklılaştıklarını söylerdi." Bu bir metafor ama yine de bir yönlendirme içeriyor, çünkü bir Marslı’nın neyi nasıl düşüneceğini biliyorsak, o Marslı bizizdir. Eğer bir “Marslı” bizden farklı bir zihin yapısına sahipse, bizim gibi bakmayacaktır.
Peki, bu dil yetisinin temel özelliği nedir?
Chomsky’ye göre, dil yetimizin temelinde recursion (özyineleme/tekrarlanma) dediği bir özellik vardır. Bu özellik, cümle içinde iç içe geçmiş anlatımlar kurabilmektir. Örneğin, “Ali, bana Can’ın Mehmet’e Hasan’ın iyi bir adam olduğunu söylediğini söylediğini söyledi.” Recursion, insan dilini, diğer hayvan iletişimlerinden ayıran temel özelliktir aslında. Şöyle bir soru sorabiliriz: Chomsky, bu teoriyi ileri sürerken aslında hangi teoriyi reddediyor?
Chomsky’nin bu düşünceleri ile reddettiği şey dilin evrimsel olarak geliştiği fikridir. Uzun dönem akademik çevreyi domine eden Chomsky’in teorisi, dilbilimci Daniel Everett’in Amazon ormanlarında yaşayan Pirahã kabilesi ve dili üzerinde yaptığı çalışmaları ile sarsılmıştır. Everett, başlangıçta Hristiyan dinini öğretmek için gittiği bu kabilenin yanında uzun yıllar yaşar.
Avcı/toplayıcı Pirahã kültürü ve dili çok ilginç özelliklere sahiptir. Bu dilde karmaşık tekrarlanan birleşik cümleler yok, zaman kipleri yok, sayı yok. Konuşmaları ıslıkla da yapabiliyorlar. Yalnızca 11 fonem (ses birimi) kullanıyorlar. Sayı yerine “birkaç” ya da “çok” diyorlar. Geçmiş ya da gelecek gibi zaman kipleriyle değil, sadece “şimdi” ile ilgileniyorlar. Everett, temel olarak, Pirahã dilinde Chomskyi’nin insan dilsel yetisinin temel özelliği olarak gördüğü recursion’un olmadığını ileri sürer.
Everett, Chomsky’nin teorisine karşı bir teori geliştirir. Ona göre, evrensel gramer yoktur, dil yetimiz doğuştan gelmemekte, recursion (özyineleme/tekrarlanma) zorunlu değildir ve kültürel ihtiyaçlara göre şekillenir. Everett’in yazının başında sorduğumuz soruya verdiği cevap; “Dil icat edilmiş ve zaman içinde gelişmiştir. Diller sürekli değişir. Bazen daha ayrıntılı bazen daha basit.”
Everett, bu tezini kanıtlamak için insanlık tarihine döner ve dilin keşfinin ilk kez Homo Erectus zamanında olduğunu ileri sürer.

Everett, “Neandarthallar ve sapiensler dilbilimsel bir dünyaya doğmuşlardır” der. Homo erectus, gorilinkine benzeyen bir ses aygıtına sahip, ilk kez dik bir şekilde yürüyen ve ateşi ilk kez kullanan insandır. Bulunan fosillere göre, 1,9 milyon yaşındadır. 200 bin yıl öncesine tarihlenen kalıntılar vardır. Boyları ve ağırlıkları insana yakındır. Yakınlarda keşfedilen Homo Erectus köyündeki (Gesher Benot Ya’aqov bölgesi, yaklaşık 750 bin yıl öncesi) araştırmalar göre, yerleşim yerleri vardır buralarda bitkisel ve hayvansal ürün işleme yerleri ayrıdır. Kullandıkları, işlenmiş taşlar, farklı mızrak tasarımları, bunların bir düzen hiyerarşi ve iletişim içinde olduklarını gösterir. İşte bu iletişim ihtiyacı dili icat etmelerini sağlayan şey olmuştur.
Everett’in makale ve kitapları yalnızca akademik bir tartışma yaratmadı, aynı zamanda kişisel saldırılar ve öfke de doğurdu. Chomsky, Everett’i “şarlatan” olarak niteledi, karşılıklı konuşmalarında birbirlerine “utanmalısın” dediler. Ayrıca, Everett, Chomsky’nin etkili akademik çevresi tarafından da çok kere hakarete varan eleştirilere uğradığını söyledi. Bunların nedeni ise Everett’ten başka Pirahã dilini kimsenin bilmemesi, bu dilde recursion olup olmadığına karar verilecek kadar bilimsel çalışmanın olmadığı gibi gerekçeler gösterildi. Chomsky, böyle bir dil olsa bile bunun kendi teorisini yanlışlayacak bir kanıt içermediğini belirtti. Chomsky, Piraha dilini konuşanların, Portekizce’yi konuştuklarını, bu nedenle zaten tartışılacak bir şey kalmadığını da belirtiyor. Ancak, Everett, sadece tek bir kişinin Portekizce konuştuğunu, onun da zaten kabile dışında yaşadığı için yeterince Pirahã dilini bilmediğini belirtiyor.
Peki, bu iki kutup arasında farklı bir bakış açısı olamaz mı?
Burada benim önerim, tartışmayı ontogenez (bireyin oluşumu) ile filogenez (türün evrimi) arasındaki fark üzerinden yeniden düşünmektir.
Chomsk’nin teorisi oldukça akla yakındır. Bir çocuğun belli bir sürede kolay ve doğal bir şekilde bir dili öğrenmesi dil yetimizin genetik olduğunu düşündür. Ama filogenez açısından, yani türün evrimsel sürecinde dilin ortaya çıkışı nasıl açıklanmalıdır? Piraha gibi küçük kabilelerde, adeta insanlığın dilsel evriminde erken bir aşamayı temsil eden dillerin varolması, dilin toplumsal ya da çevresel koşulların ne derecede ürünü olup olmadığını sormayı haklı kılar.
Everett’in burada eksik bıraktığı noktayı şöyle tamamlayabiliriz: Dil, yalnızca toplumsal ihtiyaçlara çözmeye yarayanbir icat değil, aynı zamanda bununla paralel ve eşsüremli giden biyolojik evrimin toplumsal koşullarla buluşmasının bir sonucudur.
Bu açıdan bakıldığında Pirahã diline ilişkin bulguları, geri kalmış ya da eksik bir dil değil, insan dilinin evrimsel tarihinin yaşayan bir örneği olarak da okuyabiliriz. Tıpkı bir canlı fosil gibi.
Baştan beri Everett ve Chomsky iki kutup gibi görünmesine rağmen, bu yeni bakış açısı ile bakıldığında, ortak bir noktaya sahip görünüyorlar: Everett, dili, Homo Erectus insanının icat ettiğini ileri sürerek, tıpkı, dilin evrimsel bir gelişmenin sonucu olduğunu reddeden Chomsky’ye yaklaşmış olur. Çünkü dilsel evrimsel süreç, Homo Erectus’u da mümkün kılan daha genel ve geniş bir evrimsel süreç olmalıdır.
Dil yalnızca nasıl ortaya çıktığıyla değil, nasıl anlam taşıdığıyla da felsefenin temel sorunlarından biri.
Bu da bizi, dilin sadece kökenine değil, zihinsel içeriğine, yani düşünceyle, düşünmeyle ve gerçeklikle kurduğu ilişkiye götürür. Chomsky’nin ileri sürdüğü dil anlayışı ile Everett’in ileri sürdüğü dil anlayışı, dilde anlama ilişkin bambaşka sorular ve cevaplar doğurur. Örneğin Chomsky’nin dilin/dillerin evrensel gramere bağlı olduğu tezi doğru ise anlamın da evrensel ve doğuştan belirlenmiş biçimsel bir yapı olduğunu savunmak gerekir. Ancak bu, farklı kültürlerin ve toplulukların farklı anlam dünyalarına sahip olmalarını açıklamakta yetersiz kalır; çünkü anlam, yalnızca biyolojik olarak belirlenmiş biçimsel bir yapıya indirgenemez..
Bu bağlamda hemen şunu söyleyebilirim: Everett, dilin bilgiyi (anlamı) semboller yoluyla aktarımı olduğunu söyler. Chomsky is “dili, anlamdan sese bir eşleme” olarak tanımlar. Ancak, bunların dışında dili, anlamı temsil eden bir sembolik yapı yerine, anlamlar ile seslerin doğrudan örtüştüğü bir yapı olarak görmek de mümkündür. Böyle bir bakış açısı, yine ontogenez ve filogenez arasındaki farklar üzerinden düşünülmelidir.
Dr.Azmi Aydın



Yorumlar